ÇOCUKLUK NEREYE GİDİYOR?

ÇOCUKLUK NEREYE GİDİYOR? 

 Kübranur ÇORAK

Bugün çocuk yetiştirmek, belki de tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar zor ve bir o kadar da hassas bir mesele hâline geldi. Çünkü artık çocuklar sadece bir ailenin içinde değil; aynı zamanda sosyal medyanın, modern kültürün ve görünür olma arzusunun ortasında büyüyor.

Daha çocuk dünyaya gelmeden başlayan bir hazırlık süreci var. İsim koymadan doğum organizasyonlarına, abartılı kutlamalardan sosyal medyada paylaşılan her ana kadar her şey adeta bir gösteriye dönüşmüş durumda. Elbette sevinç paylaşılır; ancak burada gözden kaçan bir şey var: Çocuk, daha ilk andan itibaren “beğenilmek” ve “görünmek” üzerine kurulu her anı fotoğraflanan veya video'ya çekilen bambaşka bir dünyanın içine doğuyor ve böyle bir dünya da büyüyor.

Bu durum, ebeveyn tutumlarını da derinden etkiliyor. Çok sık duyduğumuz bir cümle var: “Ben yaşamadım, o yaşasın.” Bu cümle ilk bakışta şefkat gibi görünse de, çoğu zaman çocuğun disiplin alışkanlığını ve sınırlarını yok eden bir anlayışa dönüşüyor. Her istediği yapılan, hiçbir şeyden mahrum bırakılmayan bir çocuk; hayatın gerçekleriyle karşılaştığında büyük bir boşluğa düşüyor. Çünkü hayat, her isteğin karşılandığı bir yer değil. Sabretmeyi bilmeyen, beklemeyi öğrenmeyen bir çocuk; en küçük zorlukta bile dağılabiliyor, hatta suça bile çok çabuk bulaşmasına sebebiyet veriyor.

Bununla birlikte, çocukların hayatına fazlasıyla müdahale etmek de ayrı bir sorun. Her adımını kontrol ettiğimiz, her kararını bizim verdiğimiz bir çocuk; zamanla kendi kararlarını alamaz hâle geliyor. Farkındalık gelişmiyor, sorumluluk bilinci oluşmuyor. Oysa çocuk, deneyimleyerek öğrenir. Hata yapar, düşer, kalkar ve bu süreçte farkındalık kazanarak büyür. Onun yerine yaşamak değil; ona doğru yaşamayı göstermek gerekir.

En çok ihmal edilen alanlardan biri ise manevi eğitim. Çocuklara bilgi veriliyor, bazı şeyler öğretiliyor; ancak yaşama ve hissetme boyutu çoğu zaman eksik kalıyor. Bir çocuğu tarihi camilere götürmeden, o atmosferi hissettirmeden, ibadetin ruhunu yaşatmadan verilen eğitim; çoğu zaman zihinde kalıyor, kalbe inmiyor. Oysa değerler, anlatılarak değil; yaşanarak öğrenilir.

Bir çocuk oynadığı oyunlarda, izlediği dizi ve sinemalarda adaleti ve merhameti görmüyorsa; ona merhameti anlatmak yeterli olmaz. Sabrı görmüyorsa, sabrı öğrenemez. Sevgi, saygı, adalet… Bunlar sadece kelimelerle değil, davranışlarla aktarılır. Bu yüzden çocuk için en güçlü eğitim, ebeveynin sözlerinden çok hâlidir.

Günümüzde bir başka tehlike de çocukların bir “gösteri unsuru” hâline gelmesi. Kamera karşısında güldürülen, şakalarla yönlendirilen, beğeni uğruna sürekli sergilenen çocuklar… Bu durum zamanla çocukta şu algıyı oluşturur: “Her şey izlenmek için yapılır.” Kamera kapandığında ise gerçeklik değişir. Bu da çocuğun zihninde iyiliğin bile bir rol olduğu düşüncesini oluşturabilir.

Bugün küçük yaşta şiddete yönelen, merhamet duygusu zayıflayan çocuklar görüyorsak; bu sadece tesadüf değildir. İç dünyasını kimseye açamayan, yalnızlaşan, bunalıma giren gençlerin sayısı artıyorsa; bunun arkasında ciddi bir anlam ve farkındalık dünyası boşluğu vardır. Bu boşluk sadece duygusal değil, aynı zamanda manevidir. Çünkü insan, sadece maddi ihtiyaçlarla değil; anlamla, değerle ve bağ ile ayakta kalır.

Bir diğer önemli mesele ise çocukların çocukluklarını yaşayamaması: Kız çocuklarının yaşlarından büyük gibi giydirilmesi, makyaj malzemeleri ile erken tanışması erkek çocuklara şiddeti normalleştiren oyuncakların verilmesi; farkında olmadan karakter inşasını etkiler. Kız çocuklarına sürekli kusursuz ve sorunsuz bir hayat sunmak, ileride hayal kırıklıklarını kaçınılmaz hâle getirir. Erkek çocuklarına ise gücün vurmakla, bastırmakla ilgili olduğu mesajı verilmemelidir.

Bütün bunlar bize şunu gösteriyor: Çocuk yetiştirmek, sadece sevgiyle yürüyen bir süreç değildir. Sevgi çok kıymetlidir; ancak sınırlarla, sorumlulukla ve değerlerle birlikte anlam kazanır. Her istediğine hemen olmasa da yaramazlıkları karşısında bıkkınlık içerisinde sussun diye  “evet” denilen bir çocuk mutlu değil; aksine şımarık, inatçı ve yönsüz olur. Çünkü sınırlar, çocuğa azim duygusunu kazandırarak güven verir.

Unutmamak gerekir ki; bizim ilgilenmediğimiz her alanı, başka bir şey doldurur. “Sussun” diye eline verilen bir telefon, sadece bir oyalanma aracı değildir. O ekranın arkasında çocuğun zihnini ve kalbini şekillendiren sayısız etki vardır. Eğer biz rehberlik etmezsek, bu etkiyi başkaları üstlenir.

Bu yüzden çocuk yetiştirmek, rastgele yürütülecek bir süreç değildir. Bilinç ister, emek ister, sabır ister. Belki de en çok ihtiyacımız olan şey; sorumluluklarını en güzel şekilde yerine getiren anne-baba olmayı öğrenmek, bu sorumluluğun farkına hakkıyla varmaktır.

Ayrıca; bu yeni çağın getirdiği şartları doğru anlayıp, zorluklarla başa çıkmak için gerekli bilgi ve becerileri hayat boyu öğrenmeye devam ettikçe, karşılaşılan zorluklar  zamanla daha kolay aşılır hâle gelecektir.

Temennimiz; adalet duygusuna sahip merhameti bilen, sevgiyi doğru yaşayan, sınırları olan aynı zamanda  kalbi ve zihni birlikte aktif  çalışan çocukların yetişmesidir.