DEĞİŞTİRME YANILGISI
Psikolog Sema Nur AKAY
Ruhsal dünyamızdaki o dinmek bilmeyen yorgunluğun ve mutsuzluğun nedenlerini ararken, çoğunlukla hayatımızdaki somut eksikliklere, ters giden olaylara ya da kayıplara odaklanma eğilimindeyizdir. Ancak bizi içten içe tüketen süreç, çoğu zaman çok daha sessiz ve derinden işler. Bu huzursuzluğun en önemli nedenlerinden biri; belki de farkında bile olmadan kendi iç sesimizi kısıp, dikkatimizi ve yaşam enerjimizi büyük ölçüde bir başkasının üzerine sabitleme halimizdir.
Birinin bizi sevmesi, bize değer vermesi, onaylaması ya da sadece bizim arzu ettiğimiz o şefkatli, makul insan gibi davranması için sıklıkla kendimizle görünmez bir savaşa gireriz. Zihnimizin önemli bir mesaisi onun etrafında dönmeye başlar. Onun ses tonundaki ufak bir değişimi tarar, adımlarımızı onun ruh haline göre ayarlar, onu öfkelendirmemek ya da ondan bir kırıntı sevgi koparabilmek için kendi sınırlarımızı esnetiriz. İçimizde bizi bu döngüye iten çok güçlü, ama bir o kadar da yorucu bir inanç yatar: "Eğer yeterince çabalarsam, eğer onun hayatını kolaylaştırırsam ve onun beklediği gibi biri olursam, sonunda değişebilir. Sonunda beni görebilir ve sevebilir."
Fakat insan ilişkilerinde kabullenmesi en zor, en çok can yakan gerçeklerden biri eninde sonunda karşımıza çıkar: Biz kendimizden ne kadar vazgeçersek geçelim, karşımızdaki insanı kendi fedakarlıklarımızla değiştiremeyiz.
Bir başkasının duygularını, size vereceği değeri ya da dünyayı algılayış biçimini kendi davranışlarınızı kusursuzlaştırarak kontrol etmeniz pek mümkün değildir. Siz onu memnun etmek için kapasitenizin sınırlarını zorladıkça, kendinizi yorup onun eksiklerini kapattıkça, o insan sihirli bir şekilde sizin arzu ettiğiniz o anlayan, seven kişiye dönüşmez. Çoğunlukla aynı kalır. Sizin bu bitmek bilmeyen çabanız karşı tarafın dünyasında beklediğiniz o büyük yankıyı uyandırmazken, asıl yıkımı içeride, sizin ruhunuzda yaratır.
İşte o derinlerde hissettiğimiz mutsuzluk, tam olarak kendimizden uzaklaştığımız bu anlarda belirginleşir. Dışarıdaki bir zihni ve kalbi yönetmeye çalışırken, kendi evimizi, yani kendi benliğimizi kimsesiz bırakırız. Karşı tarafa aşırı odaklanmaktan, zamanla kendi sesimizi duyamaz hale geliriz. Neyi sevdiğimizi, nerede durmamız gerektiğini, kime "hayır" diyeceğimizi unutmaya başlarız. Sadece başkalarının tepkilerine göre şekil alan, onlar gülümsediğinde iyi hisseden, onlar yüz çevirdiğinde ise yoğun bir değersizlik yaşayan yorgun bir silüete dönüşürüz. Ortada kendi sınırları, kendi doğruları olan bir "siz" kalmadığında, geriye genellikle sadece tükenmişlik, anlaşılamamışlık hissi ve koca bir boşluk kalır. Siz o boşluğa düştükçe, çabalarınızın karşılıksız kaldığını hissettikçe mutsuzluğunuz daha da köklenir.
Bu yorucu girdaptan çıkmanın yolu, sadece "kendimi seviyorum" demek gibi anlık rahatlamalar aramakta değil; omuzlarınıza yüklediğiniz o imkansız görevi, yani "başkasını değiştirme" çabasını fark edip yavaşça bırakabilmektedir.
Elinizdeki o ağır büyüteci karşı tarafın üzerinden çekmeyi denemek iyi bir başlangıç olabilir. Birinin sevgisini kazanmak ya da onu değiştirmek için kendinizi yok etmeniz gerekiyorsa, belki de o çabayı ait olduğu yere, boşluğa bırakmanın vakti gelmiştir. Sizin yorulmanıza, tükenmenize ve yavaş yavaş silinmenize mal olan hiçbir ilişki dinamiği bu bedele değmeyebilir. Bırakın, herkes kendi duygusunun ve kendi seçimlerinin sorumluluğunu taşısın. Siz, başkalarının zihninde bir yer edinmek için verdiğiniz bu tüketici savaştan yavaş yavaş çekilin. Çünkü ancak başkalarını değiştirmeye çalışmaktan vazgeçtiğinizde, kendinizi yeniden inşa etmeye başlayabilirsiniz.