DURURSAN DÜŞERSİN !
Psikolog Sema Nur AKAY
İçimizde yankılanan o derin sessizlik, yani ümitsizlik, çoğu zaman sadece ağır bir keder ve çaresizlik hali gibi görünür. Oysa o gri örtüyü biraz araladığımızda bambaşka bir gerçekle karşılaşırız: Ümitsizlik, zihnimizin dünyayı ve geleceği algılama biçimidir. Bilişsel terapilerin bize fısıldadığı çok temel bir sır vardır: Bizi asıl yoran ve aşağı çeken yaşadığımız olaylar değil, o olaylara yüklediğimiz anlamlardır.
Aslında ümitsizlik, katlanılmaz bir acı karşısında zihnimizin bizi korumak için geliştirdiği bir tür "duygusal uyuşma" halidir. Tıpkı canı çok yanan birinin hissizleşmesi gibi... Bizi daha büyük hayal kırıklıklarından korumak için örülen bu şefkatli kalkan, zamanla kendi hapishanemize dönüşür. Peki ama nasıl?
Zihnin Kendi Karanlığına Aşık Olması
Zihin bir kez ümitsizliğe kapıldığında, etraftaki güzellikleri göremez hale gelir. Adeta acımasız bir yargıç gibi, sadece kendi yetersizliğimizi ve çaresizliğimizi kanıtlayacak anıları cımbızla seçer. Umut vadeden en ufak bir ışığı bile yok sayar veya küçümser. Kendi karanlığını besleyen bu tek taraflı süreç, bizi giderek daralan, nefessiz bir tünele hapseder.
Hayatın devam ettiğini gösteren onca şeye rağmen, en kötü senaryonun tek gerçeklik olduğuna inanır, henüz yaşanmamış felaketlerin yasını peşin peşin tutarız.
İçimizdeki O Ses Her Zaman Doğruyu mu söyler ?
Kendi ördüğümüz bu kalın duvarları yıkmanın yolu, o duvarlara nazik sorularla dokunmaktan geçiyor. İçimizdeki ses bize "Ben yetersizim" ya da "Hiçbir şey düzelmeyecek" dediğinde, buna gökten inmiş kesin bir doğru gibi inanma eğilimindeyiz. Oysa bunlar gerçeğin ta kendisi değil; zihnimizin o anki yorgunluğuyla çizdiği eksik karalamalardır.
Düşüncelerimizi tartışılmaz gerçekler olarak değil de, "Acaba gerçekten öyle mi?" diyerek test edebileceğimiz ihtimaller olarak gördüğümüzde o gri örtü aralanır. İçimizdeki o acımasız yargıca karşı, kendi şefkatli avukatımız olmalıyız. Karanlık bir düşünce gelip boğazımıza düğümlendiğinde durup sakince sormak gerekir:
- Beni bu uçuruma çeken düşüncenin gerçekten inkar edilemez, somut bir kanıtı var mı?
- Geçmişte benzer zorluklardan nasıl güçlenerek çıktığımı neden şu an unutuyorum?
- Kendimi bu kadar acımasızca suçlamadan, olan biteni açıklamanın daha şefkatli bir yolu olamaz mı?
Kaçmayı Bırakıp Acıyla Birlikte Yürümek
Ümitsizlik, aslında yeni acılardan kaçmak için kabuğumuza çekilme halidir. Tekrar kırılmaktan, yorulmaktan korktuğumuz için eylemsizliğe sığınır, güvenli sandığımız ama bizi içten içe tüketen o küçük alanlara hapsoluruz.
Ancak ruhsal iyileşme, acının etrafından dolanarak değil; cesaretle onun kalbine doğru yürüyerek başlar. Tıpkı bisiklet sürerken yorulup pedalları çevirmeyi bıraktığımızda dengeyi kaybedip düşmemiz gibi, hayatta da acıdan kaçmak için durduğumuz an düşmeye başlarız. İlerlemek bazen yorucudur, evet; ama bizi ayakta tutan tek şeydir.
Zihnimize "En kötü ne olabilir ve olursa ben hayata nasıl tutunurum?" sorusunu sormak, bizi çaresiz bir kurban olmaktan kurtarır. Korktuğumuz o belirsizlikle yüzleşip kaçmayı bıraktığımızda, ipleri yeniden elimize alırız.
Gerçekliğin Toprağında Umudu Yeniden Yeşertmek
Burada bahsettiğimiz şey, her şeyin her zaman harika olacağını söyleyen o yüzeysel "pozitif düşünme" baskısı değil. Aksine, hayatın acımasızlıklarını inkar etmeyen, son derece gerçekçi ve sağlam bir duruştur. Gerçek umut; fırtınanın ortasındayken bile ayakları yere basan, rüzgarda esneyebilen ama kökünden kopmayan bir dayanıklılık halidir.
Karanlığın da kendine ait bir dili olduğunu anladığımızda ve zihnimizin oyunlarını fark edip cesaretle üzerine gittiğimizde, ümitsizlik yerini o sakin güce bırakır. Umut; acıya tahammül edebilme ve değişimin her an mümkün olduğunu bilebilme cesaretidir.
Unutmayın; ümitsizlik hikayenin bittiği karanlık bir son durak değil, aksine kendinizi ve hayatı yeniden, çok daha derin bir yerden anlamaya başladığınız o muazzam başlangıç eşiğidir.