Her Şey Var, Anlam Dünyası Yok: Bir Nesil Neyi Kaybetti ?

Her Şey Var, Anlam Dünyası Yok: Bir Nesil Neyi Kaybetti ?

Kübranur ÇORAK

Bugün içinde yaşadığımız çağ, imkânların zirve yaptığı bir dönem olarak karşımıza çıkıyor. Bilgiye ulaşmak saniyeler sürüyor, ihtiyaçlar hızla karşılanıyor, hayat hiç olmadığı kadar “kolay” görünüyor. Fakat tam da bu noktada dikkat çekici bir çelişki ortaya çıkıyor: İmkânlar arttıkça huzur azalıyor. Her şeye sahip olan ama iç dünyasında bir türlü sükûnet bulamayan bir nesil yetişiyor.

Peki sorun nerede?

İnsanın en büyük yanılgılarından biri, mutluluğu ve huzuru dış şartlara bağlamasıdır. Daha iyi bir okul, daha yüksek bir maaş, daha konforlu bir hayat… Bunların her biri elbette kıymetlidir. Ancak insanın iç dünyası ihmal edildiğinde, dış dünyadaki artış huzura dönüşmez. Çünkü huzur, sahip olduklarımızdan çok, onlarla kurduğumuz anlam ilişkisinden doğar.

Bugün gençlerin yaşadığı en büyük problemlerden biri de tam olarak burada başlıyor. Her şeyin hızlı ve kolay ulaşılabilir olması, onları güçlü kılmak yerine çoğu zaman kırılgan hâle getiriyor. Çünkü insanı olgunlaştıran şey sadece elde ettikleri değil, o yolda karşılaştığı zorluklardır. Mücadele edilmeden elde edilen her şey, değer duygusunu zayıflatır.

Geçmişe baktığımızda bu durum çok daha net görülür. İmkânların son derece sınırlı olduğu dönemlerde yaşayan âlimler, yokluk içerisinde büyük eserler ortaya koymuşlardır. Mum ışığında ilim öğrenen, kilometrelerce yol kat ederek bir bilgiye ulaşmaya çalışan bu insanlar, sadece bilgi üretmemiş; aynı zamanda sabrı, azmi ve derinliği de inşa etmişlerdir. Onların hayatında zorluk bir engel değil, bir terbiye aracıydı.

Bugün ise çocuklar ve gençler çoğu zaman bu “terbiye sürecinden” mahrum kalıyor. Aileler iyi niyetle hareket ederek çocuklarının zorlanmasını istemiyor, onların karşısındaki engelleri kaldırmaya çalışıyor. Her şeyin hazır sunulduğu bir hayat, ilk bakışta konforlu görünse de aslında ciddi bir eksiklik doğuruyor: Mücadele etme gücü.

Oysa insan, karşılaştığı zorluklarla büyür. Küçük yaşta aşılmayan her engel, ilerleyen yıllarda daha büyük bir kırılganlığa dönüşür. Sürekli korunarak büyüyen bir çocuk, hayatın gerçekleriyle karşılaştığında ne yapacağını bilemez. En küçük başarısızlıkta sarsılır, en basit eleştiride geri çekilir. Bu durum da psikolojik olarak çabuk yıpranmasına ve olaylardan derin şekilde etkilenmesine yol açar.

Bugün gençler arasında artan umutsuzluk, kaygı ve tükenmişlik duygularını sadece “zamanın şartlarıyla” açıklamak yeterli değildir. Bu durum, aynı zamanda bir “hazır hayat” problemidir. Emek verilmeden elde edilen sonuçlar, insanın iç dünyasında sağlam bir zemin oluşturmaz. Bu yüzden en küçük sarsıntıda kişi kendini boşlukta hisseder.

Burada asıl mesele, imkânların varlığı değil; bu imkânlarla kurulan ilişkinin sağlıksız olmasıdır. Konfor tek başına bir problem değildir, ancak sürekli konfor içinde yaşamak insanı zayıflatır. Tıpkı hiç kullanılmayan bir kasın zamanla güçsüzleşmesi gibi, mücadele etmeyen bir ruh da dayanıklılığını kaybeder.

İnsanın kalbi de böyledir. Sürekli kolay olana alışan bir kalp, zorluk karşısında direnç gösteremez. Oysa kalp, ancak sabırla, çabayla ve anlamla güçlenir. İç dünyası inşa edilmemiş bir birey, dış dünyada neye sahip olursa olsun huzuru bulamaz. Çünkü huzur, dışarıdan alınan bir şey değil; içeride kurulan bir dengedir.

Bu noktada ailelere ve eğitim anlayışına önemli sorumluluklar düşmektedir. Çocuklara sadece imkân sunmak değil, aynı zamanda onları hayata hazırlamak gerekir. Küçük sorumluluklar vermek, hata yapmalarına izin vermek, mücadele etmeyi öğretmek… Bunların her biri, onların psikolojik dayanıklılığını artıran unsurlardır.

Çünkü güçlü bireyler, zorlanmamış olanlar değil; zorlukla baş etmeyi öğrenmiş olanlardır.

Sonuç olarak, içinde bulunduğumuz çağda asıl ihtiyaç duyduğumuz şey daha fazla imkân değil, daha güçlü bir iç dünyadır. Çünkü insanı ayakta tutan şey sahip oldukları değil, onlarla kurduğu anlamdır. 

Temennim, bu çağın insanının anlamı dışarıda değil kendi içinde aramayı öğrenmesidir..