Kendine Yabancı Mısın?
Psikolog Sema Nur AKAY
Her sabah aynı yüzle güne başlıyoruz. Kahvemizi kaç şekerli içtiğimizi, hangi seslerin bizi irkilttiğini, kimlerin yanında sesimizin kısıldığını iyi bildiğimizi sanıyoruz. Ama bazen, hayatın o bitmek bilmeyen hızı bir anlığına durduğunda, derinlerden bir yerden bir fısıltı yükseliyor: "Bu gerçekten ben miyim?"
Aslında çoğumuz, kendimize ait sandığımız ama başkalarından ödünç aldığımız hayatları yaşıyoruz. Daha küçücük bir çocukken sevilmek, onaylanmak ve "buradayım" diyebilmek için bazı roller giyiniyoruz üzerimize. Kimimiz hep güçlü durmayı, kimimiz herkesin yardımına koşmayı, kimimiz ise kusursuz olmayı bir hayatta kalma stratejisi olarak benimsiyoruz. Zamanla bu stratejiler o kadar tenimize yapışıyor ki, üzerimizdeki o ağır kumaşı kendi derimiz sanmaya başlıyoruz.
Peki, bugün peşinden koştuğunuz o hedefler, o bitmek bilmeyen başarı arzusu ya da kendinize koyduğunuz o katı sınırlar gerçekten size mi ait? Yoksa geçmişte bir yerde, "Eğer böyle olursam kabul görürüm" diyerek zihninize attığınız bir imzanın bugünkü yansıması mı? Belki de "Ben yapamam" dediğiniz her an, aslında özgür iradenizle değil, çok eskiden kalma bir korkunun rehberliğinde hareket ediyorsunuz. Zihnimiz, dışarıdan gelen o "yapmalısın" seslerini o kadar ustaca içselleştiriyor ki, bir süre sonra kendi öz sesimizi bu gürültünün içinde ayırt edemez hale geliyoruz.
Kendi içimize bakmaktan, o derin sessizlikten kaçmak için hayatımızı gürültüyle ve bitmeyen meşguliyetlerle dolduruyoruz. Çünkü durduğumuz an, o sessizliğin içinden yıllardır görmezden geldiğimiz bir "yabancının" çıkacağını seziyoruz. Oysa insanın en gerçek ihtiyacı yeni bir yerlere gitmek değil, olduğu yerde durup kendine bir yabancıyı izler gibi bakabilme cesaretidir. Hangi tepkimizin bir refleks, hangisinin ise gerçekten kalbimizden geldiğini anlamak için o kalabalık sahneden bir adım geri çekilmemiz, o sahneyi izlemeyi göze almamız gerekiyor.
Ancak bu izleme eylemi, her zaman bir ferahlama hissiyle gelmez; aksine bizi o güne kadar ördüğümüz tüm savunmalarla ve neden kaçtığımızla yüz yüze bırakır. Belki de bugüne kadar o kapıyı hiç aralamayışımızın sebebi sadece içimizdeki yabancıyı tanımıyor oluşumuz değil, onun 'kusurlarıyla' karşılaşmaktan duyduğumuz o büyük korkudur. Kendimize dürüstçe bakarsak, göreceğimiz o yetersizliklerin veya kırgınlıkların bizi kendi nefretimize boğacağından endişe ederiz. Bu yüzden sahte bir mükemmelliğin ya da başkalarının yazdığı o güvenli senaryoların arkasına saklanırız; çünkü kendimizden nefret etmektense, kendimize yabancı kalmak çok daha az can yakıcı görünür.
Peki ya o kapının ardında bekleyen kişi, nefret edilecek bir düşman değil de sadece duyulmayı ve kabul edilmeyi bekleyen yorgun bir parçamızsa? Belki de asıl özgürlük, kusurlarımızdan kaçarak o sahte kimliklere daha sıkı sarılmakta değil; aynadaki o gözlerin arkasında saklanan gerçekliğimize şefkatli bir alan açabilmektedir. Çünkü iyileşmek, bunca yıldır kendimizle verdiğimiz o sessiz savaşı bırakıp, içimizdeki o kırgın öze bir yabancı değil, dost olmakla başlar.